Saklı Cennet: İğneada

Saklı Cennet: İğneada
Okunuyor Saklı Cennet: İğneada
-

Beton bloklar; ruhumu harabeye döndürüyor, ciğerlerime baskı yapıyor ve nefes almamı engelliyordu. Metropol yaşamına alışmaya(!) çalıştıkça içimdeki doğaya özlem duygusu şiddetleniyordu. Daha önce çok nadir ihtiyaç duyduğum şehirden kaçma isteği yerini sık sık yeni yerler keşfetme ve doğayla iç içe yaşama dürtüsüne bırakmıştı. Kendimce haklı sebeplerim de vardı elbette; memlekette iken sürekli doğayla iç içe olduğumdan böyle bir ihtiyacın hasıl olmaması gayet normaldi. Metropol çocuklarının kamp kültürüne hak veriyor, teşvik etme ihtiyacı hissediyordum. İnsanın ruhunun dinlendiği belki de ruhunun sahibiyle kavuşmasına olanak sağlayan bir aktiviteydi, kamp yapmak. Ruhumuz sahibini özlemiş, kavuşmaya yer arıyor gibiydi. Biraz araştırma yaptıktan sonra buna en uygun rotayı çizdik kendimizce.

İğneada

Rotamız: İğneada Longoz Ormanları. Yoğun ders temposundan dolayı fırsat bulamadığım fakat son dönemlerde adını sıkça duyduğum İstanbul’a yakın olması sebebiyle gitmek istediğim saklı cennet. Hazırlıklarının gece başladığı ve eksiklerin tamamlandığı kamp maceramız, dostlarımla sabah namazıyla beraber evden çıkmamızla başlamıştı bile. İstanbul’a yaklaşık 220 kilometre mesafede bulunan yaklaşık 3 saatte ulaşım sağladığımız İğneada, Kırklareli ili Demirköy ilçesine bağlı Karadeniz kıyısındaki bir sahil beldesidir. Belde belediyesinin internet sitesinden aldığımız bilgiye göre 2000 yılında yapılan sayıma göre 2215 nüfuslu küçük fakat şirin bir belde olan İğneada, insanlarının samimiyeti ve yardımseverliğiyle gözümüzdeki değerini katlıyor. Belde ufak bir gezinti yapıp bölgeyi keşfetmeye çalıştığımız mini turumuzda, evlerin kapılarında bulunan ‘’pansiyon bulunur’’ veya ‘’oda bulunur’’ ilanları bölge halkının evlerini gelen turistlere konaklama amaçlı açtığını öğreniyoruz. Bölge halkından aldığımız bilgilere göre kamp için en uygun yerin Mert Gölü olduğunu öğrendikten sonra yolumuza devam ediyoruz. 10 dakika sonra kamp alanına varacak ve hazırlıklarımıza başlayacaktık.

İğneada; denizi, gölleri, longoz ormanları, tarihi ve coğrafi yalıtılmışlığı sayesinde bugüne kadar çok fazla bozulmadan korunabilmiş önemli bir doğal alana ev sahipliği yapmaktadır. Longoz Ormanları, barındırdığı endemik bitki türleriyle İğneada’nın önemini daha da artırır. Önemli kuş göç yolları üzerinde de bulunan bölge, gölleri, sazlık ve sulak alanları ile göçmen kuşlar için yaşamsal bir konaklama alanıdır. Dar bir alanda, birbirinden farklı ve yüksek koruma değerine sahip ekosistemlerin iç içe bulunması, bölgeyi yalnızca Avrupa ölçeğinde değil dünya ölçeğinde de önemli hale getirmektedir. Bölge dünyanın korunması gereken doğa miraslarından biri olarak değerlendirilmektedir. 2007 yılında bölge milli parklar bünyesinde koruma altına alınıp, milli park ilan edilmiştir. Longoz, akarsuların taşıdığı malzemeler ile akarsu ağızları kapanmış ve içinde birçok canlının hayat bulduğu ortama dönüşmüş bir yaşam alanıdır. Yani esas itibari ile bataklık olan longoz ormanları zamanla değerli birçok türe ve canlıya ev sahipliği yapacak kocaman bir ormana dönüşmüş vaziyette.

Bu teknik bilgiler eşliğinde nihayet kamp yapacağımız alana varmış, sırtımızdaki evimizle uygun yer aramak için ormanın derinliklerine daldık. Mert Gölü’ne yakın bir noktada evimizi kurmuştuk. Az sonra sineklerin rahat bırakmayacağını anlayacak, içimizden birini sinek ilacı almaya gönderip, huzurumuzu yarıda bırakmayacaktık. Evimize yakın en uygun gördüğümüz alanda ateş yakmak için gerekli önlemleri almış, kibriti çakmıştık yanması için. Yansın ki, yaksın. Yaksın ki, ısıtsın. Isıtsın ki, umut olsun. Ateşimizin umudu eşliğinde kahvaltı hazırlamaya başlamıştık.

Ateş cızırtısı, ağaçkakanların tutturduğu ritim ve kuşların cıvıl cıvıl sesleri adete bir senfoni oluşturuyordu. Ağaç kokuları birbirine karışmış, en son aldığım kokunun taze çıra kokusu olduğunu hatırlıyorum. Baş döndüren oksijeni ile de beyninizdeki huzura yardımcı olan Longoz, içimize derin bir sessizliğin çöktüğü ve dahi tefekkürün başladığı bir noktaydı.

Kahvaltı için domatesler soyulmuş, saç tavada kızartılan biberlerin yanında yerini almıştı. Bir yandan da kaynamış suyumuz muhabbet ile demleniyordu. Muhabbet çayı hazır sayılırdı, geriye saç tavaya yumurtaların kırılması kalmıştı sadece. Yemek kokusu çam kokusuna karışmış, iştah kabartmıştı. Uzakta koyun sesleri, çan sesleri. Karşımda ateş, arada duman.

Evvel almıştık mesajı, doğadan.

İğneada, kış uykusundan yeni uyanmış gelişimizi bahar ile karşılamıştı. Küçücük evimizin inşasına izin vermiş, zemin hazırlamıştı. Bizlerde dostluk çantalarına sadeleşmiş hayatımızı sığdırmış, yollara düşmüştük. Her yolculuk yeni bir tecrübe, her tecrübe yeni bir bakış açısı demekti. Bu yolculuğumuzda ise sahip olduğumuz  bir çok şeyin gereksiz olduğu, aslında yaşamımız için gerekli temel şeylerin ötesinde sahip olduklarımızın bizlere sadece yük olduğu kanısına vardık. Bir çantaya sığacak kadar malzeme ile sadeleşmiş bir hayatın, ihtiyacı kadarı ile yaşamın zevkini tattık.

Kahvaltı yaptıktan sonra sahil ile Mert Gölü’nün birleşme noktasından kiraladığımız kano ile Longoz Ormanlarına doğru 2 saatlik bir gezintimiz oluyor. Kürekler ile suyu geriye doğru çektikçe ileri gidiyoruz. Doğada yaşamın minimal halini görüyoruz, geriye attıklarımız bizi ileriye götürüyor. Maksimum derinliği 2 metre olan Mert Gölü geniş bir su ekosistemi görevi görüyor. Kano içinde yazılmış uyarı notları ile ormanda yolunuzu kaybetmeden gezintinizi yapıyor, geldiğiniz noktaya geri dönüyorsunuz. Tabi dilerseniz bazı yerlerde kamuoyu kenara çekebilir ormanın gizemini keşfedebilirsiniz. Kanodan inip ormana ayak bastığımızda birçok yerin aslında su birikintisi olduğunu gördük. Longoz Ormanları yerden beslenen yapısı ile ezber bozan bir orman. Subasar ismi ile de anılan Longoz Ormanları yılın 7-8 ayı su baskınıyla ormanın sular altında kalması ile meşhurdur. Kurbağa seslerinin aksine birbirinden farklı bir çok kuşun sesleri kulaklarınızda çınlanıyor. Longoz Ormanlarının içinden akan dereler ile ormanı keşfimiz sona ermiş, başlangıç noktasına gelmiştik. Hayat misali, daima başlangıç noktasına sürüklemesi gibi. Bir de fani bir sondan sonra gelen bir başlangıç var, başlangıçların en büyüğü ve şereflisi.

Sık adımlar ile evimize dönüyoruz, ciğerlerimiz oksijen yükünü kaldırmakta zorlanıyor. Yararlı olsa bile bazen alışkın olmadığı şeyleri taşımakta zorlanır ruhumuz, bedenimiz. Herkesçe beğenilen bir kıyafetin üstümüze olmaması gibi. Hayatın da bazı kıyafetleri vardır, bazısı küçük gelir bazısı büyük. Bütün mesele uygun olanı uygun zamanda bulabilmekte.

Evimize geldiğimde küçük bir ziyaretçimiz olduğunu görüyoruz, adını Gundi koyduğumuz bir köpek karşılıyor bizi. Akşam yapılacak yemeğe ortak çıkmıştı. Kano yormuştu, kimimiz çadıra attı kendini kimimiz sandalyesinde dinlenmeye çekildi. Böyle sessiz sakin ortamlarda hiçbir şey yapmazsanız bile zihniniz size çok şey yaptırır aslında. En basitinden hayal kurdurur. Geleceğe dair ümit yeşertir. Geçmiş mi? Hep hüzün.

En sevdiğimiz vakit dilimi girmiş, güneş ağaçların arasından süzülen ışığını kısmıştı. Ateşi harlayıp yemek için hazırladığımız etleri saç tavada kavuruyoruz. Soğan, domates ve biber eşlik ediyor kavrulan etlerimize. Gundi’nin payını unutmamış, önceden doyurmuştuk. Karanlığın çökmesiyle hazır olan yemeğimizi yerken bir yandan suyun fokurtuları ile dostluğu demlemeye kalktım yerimden. Gundi gitmemiş, gecemize eşlik edecek gibiydi. Sadakati insanlarda bulamadığımızdan ötürü mü sevmiştik bu asil hayvanı? Galiba evet. Güvenliğimiz için yanımızda kalmasının daha iyi olacağını konuşuyorduk kendi aramızda. Klasiğin dışına çıkıp ilk defa PC  getirdiğimiz kampta birazdan film izleyecek, ateşte mısır patlatacak ve marshmallov kızartacaktık. Ekranda Esaretin Bedeli, akıllarda kalan; sana bir şey söyleyeyim dostum.

Umut tehlikelidir. Umut bir insanı deli edebilir. Bu iyi değildir.

Yorucu bir o kadar da dinlendirici bir günün ardından kendimize yakın olduğumuz bir yere uzanmıştık: toprağa. Doğa olan özlem derken kastım sadece yeşile veya maviye olan özlem değil, bilakis toprağa olan özlemdir. İnsan özler, özünü. Toprak da insanın özü, mayasıdır. Kulaklarımızı toprağa dayamış izinsizce dinliyorduk. Garip sesler geliyordu, özüne davet eder gibi. Ateşin kibrinden uzak.

Rüzgar uğultusu ve uzaklardan gelen yabani hayvan seslerinin eşliğinde uykuya dalmış, alarm sesi ile uyanmıştık. Alarm dediysem elektronik bir alarm değil kastım. Ağaçkakanların ağaçları kemirirken çıkardığı ritimli sesten bahsediyorum. Bu hissi tarif edemem size. Evimizin kapısını açtığımızda karşımızda közlenmiş ateşin başında bizi terk etmemiş dostumuz: Gundi. Öğleye kalmadan kahvaltımızı yapmış, evimizi tıpkı dostluklarımız gibi çantalara sığdırmış sahilde kumsalda yürürken bulmuştuk kendimizi. Az sonra beton yığınlarına dönüş için yola çıkacaktık.

Düştük yine yollara, dönüş yabana.

Buradan Alıntı Yapılmıştır.

-

Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın